HER SAYFA YENİLENMESİNDE BAŞLIK LOGOSU DEĞİŞMEKTEDİR.
Yazlık Köyü (Livera) >>>
ANILAR BÖLÜMÜ
 

SEPETÇİLİK BAŞLIBAŞINA BİR SANATTIR Anılar

Fındık çubuklarını sepete çevirmek büyük uğraş ister. Ustalık ister. Nakkaş gibi nakış nakış işlemek gerek. Zor olduğu kadar da zevkli bir iştir. Göze hoş geldiğinden bıkmadan saatlerce izlemek mümkündür.
Araba yolu hemen evimizin baş tarafından geçiyordu. Taşla döşeli patika yoldan evimizin avlusuna inilirdi. Avlunun yan tarafında altı direk üzerine kurulu seranderin altında “demes” yonan babamı görür gibiyim. Fındık çubuklarını yararak demes haline getirirdi. İki eliyle tuttuğu ustradan yapılmış bir bıçağı, sürekli kendine doğru çekerek demesleri yontardı. Bu görüntü hafızamdan asla silinmez. Yazının devamı için tıklayınız

Yazan: Abdurrahman BAHADIR
27 Aralık 2011 00:00

AĞUSTOS SICAĞINDA FINDIK TOPLAMAK Anılar

Sıcak yaz mevsiminde sabahtan akşama kadar fındık dallarında asılmak, sepet doldurma yarışı yapmak öyle dile kolaydı.  Fındık ayını ve fındık ayında neler yaşadığımızı anlatacağım. Tabi hatırlayabildiğim kadarı ile.
Annem fındık ayında evde yemek pişirme ve ev işlerini, diğer tayfanın tamamı, hani eli fındık tutanlar da çoluk çocuk hep birden inilirdi fındıklığa. Babam odun orağı elinde, toplanmış ocaklarda ki eğemediğimiz fındık dallarını (kartlaşanları) keser, eşkinleri temizlerdi. yere düşen fındıkları büyük bir titizlikle yaprak ve otların arasından toplardı. Yazının devamı için tıklayınız

Yazan: Abdurrahman BAHADIR
10 Aralık 2011 01:00

BİR GÜNÜM, **14/Kasım/2011**

14-kasım-aslında benim düğünümün günüdür. O zaman sene 1987 idi. Antalya ordu evinde, kardeşlerimin bir kısmı, sadece benim düğünümü onurlandırmak için Düzcenin Fındıklı ve Şimşir köylerinden gelen gelen bir taksi dolusu genç arkadaşım,{takı zamanı ben ve gelin ayakta,takı bekliyoruz, adettendir halen.Ekip başı **CEMAL HANCI'NIN **kulağıma eğilerek. Yazının devamı için tıklayınız

Yazan: Murteza BAŞLAR
21 Kasım 2011 02:20

GAZI BIRAKSAK, ODUNA DÖNSEK, KENDİMİZE GELİR MİYDİK? Anılar

Çok değil en fazla yirmi yıl kadar önce sonbaharın başlarında, daha henüz okullar da açılmadan boş kamyonlar ormana girip, dolu çıkmaya başlarlardı. Evlere kış için gerekli yakacağı taşıyan kamyonlar sıklıkla görünmeye başlardı.
Odun yüklü kamyonu görünce gözümde o kadar büyütürdüm ki, evin başına yanaşan kamyonun kasasında ki odunları kapının önüne atarken kan ter içinde kalırdık.
Odun yüklü kamyonları görünce, okulların zamanı geldiğini hissederdim. Annem yazın uzayan boyumdan dolayı yeni bir önlük almak için kolumdan tutar çarşıya inerdik. Yazının devamı için tıklayınız

Yazan: Abdurrahman BAHADIR
17 Kasım 2011 00:00

ANACIĞIM! Anılar

Uzun zamandır sana gelemedim anacığım. Uzaktan dualarımı eksik etmedim, ama yanıbaşında oturup söyleşemedik. Dertleşemedik.”İşlerden zaman bulup gelemedim” demeye utanıyorum. Affet beni güzel annem. Sen anasın. Anlayansın. Hoş görensin. Yüreğine saransın.
Çocukluğumuzda kışlar sert olurdu Liverada..  Rahmi çavuşun ırmağı donardı.. Buzları kırardın ve su taşırdın evimize. Ormana oduna, tarlaya ekine giderken hep çocuklarını düşünürdün. Onlar için çalışır didinirdin. Emeğini işlere, sevgini bizlere bölüştürürdün. Kolay mıydı on bir çocuğu beslemek?  Onlara hem sevgi, hem ekmek vermek? Yazının devamı için tıklayınız

Yazan: Abdurrahman BAHADIR
07 Ekim 2011 01:00

ŞEREF’İN KAHVESİNDEN YOLA ÇIKAN SES

Yetmişli yılların sonlarıydı. Diyarbakır’dayım. DSİ nin açtığı sınavı kazanmış, önerilen çalışma yerleri arasından (diğerleri Ankara, Erzurum, Kayseri ve Edirne) Diyarbakır’ı tercih etmiştim. İnandığım değerlerin peşinden Diyarbakır’a gitmiştim. Diyarbakır’a alışmaya çalıştığım günlerde duygularımı bir şiire yüklemiştim. Sonraları okuduğumda beni gülümseten mısralar, “o yıllarda, o kadar donanımla ancak bu kadar yazılabilirdi” diyerek gönlümü alırlar. Yazının devamı için tıklayınız

Yazan: Nazım ESMER
19 Eylül 2011 01:00

BİZE ŞAMPİYONLUK YAKIŞIR

Nazım abi, özellikle gençlerin sitemize yazı yazması konusunda ki ısrarını inatla sürdürüyor. Biz gençler bu konuda nedense pek hevesli görünmüyoruz. Sitede birlikte çalışmamızın getirdiği sorumluluk beni Nazım abi karşısında biraz zor durumda bırakıyor. Aslında yazmayı çok istiyorum. Ama olmuyor işte. Nazım abi: “ Başla, gerisi gelir”, dese de, zor bir iş yazı yazmak. Spora olan ilgimden olsa gerek, köy takımımız da hazır şampiyon olmuşken, içimden geldi. İşte yazıyorum.  Hem Nazım abinin arzusunu bir şekilde yerine getirme düşüncesi, hem de bir sevinci paylaşma isteği ikinci yazımı yola çıkardı. Yazının devamı için tıklayınız

Yazan: Mehmet UZUN
26 Temmuz 2011 01:30

ÜLKEMİZİN KALKINMASINDA GÖZARDI EDİLEN ÖNEMLİ AYRINTILAR Anılar

Dokuz yaşlarındaydım. Babamla fındık topluyorduk. Fındık ocaklarının içindeki eşkinleri tek tek ayıklıyordu elindeki orağıyla. Yere bir fındık tanesi düşmüştü. Eğilerek aramaya başladı. Sağa bakıyor, sola bakıyor, bulmaya çalışıyordu. Çoçukluk aklı işte. “Aman baba! Alt tarafı bir fındık tanesi, bu kadar çaba harcamaya, yorulmaya değer mi?”, dedim. İlk defa sertleşti bana karşı. Öfkeyle doğruldu. Yüzüme bakarak: Yazının devamı için tıklayınız

Yazan: Abdurrahman BAHADIR
13 Mayıs 2011 00:00

İÇİMİZDEN BİRİ, YERİ DOLDURULAMAYACAK BİR DEĞER: İLYAS  KARAGÖZ

Sene 1996 kış aylarından biri idi.Antalyadan Ankaraya kendimi aramaya çıkmıştım.Önce telefonla STY inşaatın sahibi Salih Turan Yeşilbaş ile temasa geçtim.Turan ağabiyi zamanın Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Sayın,Eyüp Aşıktan  randevu aldı.Beni onunla görüştürebileceğini söyledi.Ankaraya gittim.Ayrancıda Turan ağabiyinin ofisine geldim. Yazının devamı için tıklayınız

Yazan: Murteza BAŞLAR
15 Nisan 2011 00:00

ELLİ YAŞIMA GİRERKEN

Çocukken, elli yaşındaki insanları bayağı yaşlı gibi görürdüm. Aslında doğrudur. Elli yaş, yarım asır yaşamış demektir. Ocak ayında doğmuş olmama rağmen, resmiyette doğum günüm 4 Nisan olarak düşülmüş. Resmi tarihe göre de kırk dokuz yaşımı bitirip elli yaşıma başlamış bulunmaktayım.
Elli yılı anlatmaya kalksam, çok şeyler hatırladığımı söyleyemem. Yazının devamı için tıklayınız

Yazan: Dursun BULUT
11 Nisan 2011 01:10

RAHMETLİ MEVA NENEM

Her sabah, iş yerimi açıp dükkânımın önünü kaldırımla beraber süpürerek başlarım güne. Bu işi yaparken, rahmetli babaannemi hatırlarım. Sabahları kalkınca önce sağ kapıyı açardı. “Melekler oradan içeri girer” derdi. Sonra çalı süpürgesi ile avluyu süpürürdü, “Uşağum, melekler pis yere gelmez.” diye söylerdi., Rahmetli Nenem ne kadar haklıydı bilemiyorum.. Şimdi müşterileri karşılarken, O’nun sözlerini düşünüyorum... Yazının devamı için tıklayınız

Yazan: Dursun BULUT
26 Mart 2011 02:30
LİVERAM!
Takdir edersiniz ki; yazmak, konuşmak gibi değil. Zor zanaat. Nazım abi ısrar etti, destek verdi cesaretlendirdi ve bir şekilde bizi havaya soktu. Yazarlarımızın ve okuyucularımızın affına sığınarak ben de bir şeyler yazmak istiyorum. Umarım okunabilecek bir şeyler  çıkar ortaya.
***
İlkokula başladığım yılları dün gibi hatırlıyorum. Öğretmenimiz Ayşe KARAGÖZ’dü.  Ayşe öğretmenim beni  çağırıp,  daha önce  hecelere böldüğü fişleri birleştirip cümle oluşturmamı istediğinde, yüreğim kabına sığmazdı. Bir şeyler başarabilmenin çocuksu sevinciyle dünyalar benim olurdu. Yazının devamı için tıklayınız
Yazan: Ali SARITAŞ
8 Mart 2011 03:00

ATEŞBÖCEKLERİNİN GİZEMİNDE KAYBOLDUĞUM ISSIZ GÜZ AKŞAMLARININ SAKİNLİĞİYDİ ÇOCUKLUĞUM…

Hiç oyuncağımız olmadı bizim. Oyuncaklarımızın mali değeri de olmadı hiç. Ama kuzenler şenliğinde saklambaçlar oynadık kilometrekarelerce geniş alanlarımızda. Üstelik ne beton, ne metal ne de plastikti bizi saklayan ya da arkasına saklanılan nesneler. Ya bir serander, ya ters çevrilmiş bir fındık sepetinin içi, ya da kara ateşlere gelin olmuş bekleyen bir odun yığınağının arkasında saklanırken, ayrı ayrı yolculuklar yapardık o küçücük hayal dünyamızın sınırsız bölmelerine. Bazen kızılağaca sarılmış kokulu üzüm ağacında kilolarca üzüm yerken oyalardık ebeyi, bazen de saklandığımız merekte fındık taneleriyle beştaş oynarken sobelerlerdi bizi. Yazının devamı için tıklayınız
Yazan: Güllü BÜYÜKBİNGÖL
2 Mart 2011 02:00
“O İYİ İNSANLAR, O GÜZEL ATLARA BİNDİLER  VE GİTTİLER”
Kurban bayramının birinci günü köydeydim. Mezarlık ziyaretlerinden sonra, annemin komşularına uğradım. Ali amca (KARAKAŞ) ve Kapıköylü (Fadime yenge) beni ısrarla içeri davet ettiler.  “Zamanım yok, Trabzon’a  döneceğim” gerekçelerime aldırış etmediler. Benim karalahana sarmasına hasta olduğum Kapıköylünün içine doğmuş sanki. Bir tabak doldurdu getirdi.  Ben sarmaları tek tek götürüken sohbetimiz de demini aldı. Annemden çokca konuştuk. Eski günlere yolculuk Ali amcanın gözlerini nemlendirdi. Ortamın hüzünlü havasından sıyrılmak için “ Ali emice, senin rahmetli Ali amcayla (ÖZCAN) Trabzon’da yaşadığın o güzel oyun hikayesini bi anlatsana. Çok zamandır dinlemedim senden.”  Gülümsedi. Anlattı. Birlikte kahkahalar attık. Ali amcayı rahmetle andık. Yazının devamı için tıklayınız
Yazan: Nazım ESMER
22 Şubat 2011 01:30
Anılar Bölümü
Dursun BULUT
GÖNEN’DEN SELAMLAR

Bir yem fabrikasının dış cephe onarımı için Temmuz ayını Gönen’de geçirdim. Gurbette bir hayat sürmemize rağmen, bazen “gurbet içinde gurbet” diye nitelendirilebilecek günler katarız ömrümüze. Aslında, kısa süreli olduklarında bu tür yaşanmışlıkların keyif veren yönleri de vardır. Gittiğim her yer ilgimi çeker. İnsanları, iş imkânları, tarihi dokusu, yaşam seviyesi, kültürü ve benzeri özellikleri üzerinde bilgi edinirim. Memleketimle kıyaslarım. Benzerlikleri irdeler, farklılıkları anlamaya çalışırım
***
Gönen’de ilk tanıştığım kişi fabrika müdürü Hüseyin Bey oldu. Trakyalı bir gıda mühendisi. Mütevazi, alçak gönüllü.. Trabzon’a gitmişliği var. Uzungölü çok beğenmiş. Ama alkollü içki bulmakta çok zorlandığını da bir sitem olarak eklemeyi ihmal etmedi. Yazının devamı için tıklayınız.

Yazan: Dursun BULUT
8 Ağustos 2010 00:30
Anılar Bölümü
HACI DAYI’NIN KEDİSİ
Mevsim kış olmalıydı. Sanırım karne tatilindeydik. İlkokul kaçıncı sınıftaydım hatırlamıyorum. Bir çarşamba günüydü. Evde temel ihtiyaç maddeleri (gaz, tuz, şeker, kibrit vb..) bitmişti. İnekler sütten kesildiği için yağ, peynir satıp sorunu çözme imkanımız yoktu.

Almanya’dan, bir ihtimal, para gönderilmiştir umuduyla, annemle birlikte Maçka’nın yolunu tuttuk. Doğruca Hacı Bilal amcanın dükkanına gittik. Annemin alışkın olduğu “yoldadır”  cevabı benim çocuksu umutlarımı dağıtmaya yetti. Kime, neden kızabileceğimin bilinci henüz uyanmamıştı. Sonucun duygusallığı altında ezilerek dükkandan çıktık. Ellerinde “cici moma”larla Muzaffer’in fırınından dönenlere takılan gözlerim, annemin çekelemesiyle kendi gerçeklerine dönüverdi... Yazının devamı için tıklayınız.

Yazan: Nazım ESMER
29 Temmuz 2010 01:00
Anılar Bölümü
Abdurrahman BAHADIR
ŞERİFE HALA

Hayatında yaşadığı zorluk ve sıkıntılar, yüzündeki çizgilerden okunuyordu. Her başladığı yeni günün sıkıntılarını kucaklayacak kadar dirençli idi Şerife hala. Onun azmi ile kararlılığı hayat mücadelesinden okunuyordu. Bir gün kendisi ile beraber, Kebi yaylasına gidecektim. Erken kalkıp evlerinin kapısını çaldığımda ses seda yoktu. Belli ki sabah namazında yola koyulmuştu. Ona kavuşmak için çok hızlı yürüyüp ona yetişmeliydim. Çünkü yaşım küçüktü ve tek başıma gidemezdim. Güneş, Cuma dağının tepesindeki ağaçların arasından süzülerek, Cuma dağının gölgesini Hortokop tepelerinden siliyordu. Raşiya varmadan, madenlerde yetiştim kendisine. Ağır olan sepetinin altında iki büklüm olmuş ormanın sessizliğinde yürümeye devam ediyordu. Şerife hala! diye seslendim. Geriye doğru dönerek Yazının devamı için tıklayınız.

Yazan: Abdurrahman BAHADIR
12 Temmuz 2010 01:00
Anılar Bölümü
Abdurrahman BAHADIR
SALYANGOZLARIMIN BAŞINA GELENLER

Köydeki evimiz karayemiş ağaçları ile bütünleşir, kocaman ıhlamur ağacının gölgesinde sükûn bulurdu. Dört ayak üzerinde duran serander ile yüz yüze bakardı evimiz. Annem, babam ve 11 kardeş çok güzel anılar paylaşmıştık bu evde.
***
Sabahları horoz sesi ile uyanırdım. Sonra annem ve babamın tespih boncuklarının sesleri ile tekrar uyurdum. Yal kazanının kaynaması için yakılan ocaktan çıkan çıtırtı sesleri içimi ısıtırdı. Kaynayan yal kazanının sapına uzun bir odun geçirilerek bir yandan annem, diğer ucundan babam tutarak ahıra götürürlerdi. Ahır işlemleri bittikten sonra yuvarlak tahta sofranın etrafında toplanırdık. Sabah kahvaltısını hep beraber yapardık. Yazının devamı için tıklayınız.

Yazan: Abdurrahman BAHADIR
23 Haziran 2010 01:00
Anılar Bölümü
Dursun BULUT
BİZİM MUHTAR HÜKÜMET GİBİ ADAMDI

Köyde yetişmenin, büyümenin avantajları yanında, dezavantajları da vardır. Liseden ayrıldıktan sonra geleceğime yönelik hiçbir gayretim olmamıştı. Babam beni kötü alışkanlıklardan koruyabilme adına hiçbir işe veya zanaata vermedi. Askerliğimi yapıp, terhis olduktan sonra ortada kala kaldım. Tek düşünebildiğim şey, polis memuru olabilmekti. Bunun için, Trabzon emniyetine başvurdum. İstenilen evraklardan biri de diplomaydı. O zamanlar ortaokul diploması olanlar da polis memuru olabiliyordu. Yazının devamı için tıklayınız.

Yazan: Dursun BULUT
9 Haziran 2010 01:30
Anılar Bölümü
Dursun BULUT
ZAVERİKSA’NIN SUYU

Zaveriksa suyunu yaptıran, Remzi Çilingir’i rahmetle anarak başlamak istiyorum. Çocukluğumuzda, ilkbahar yağmurlarından sonra Zaveriksada susuzluk başlardı. Kafeka veya vetro elimde olduğu halde, çeşme başında sıra beklediğimi hatırlıyorum. Utangaç olduğum için, evimizin milleti su sırasına göndermezdi beni… Suyun biriktiği lubanın tahliye yerine su kaçırmasın diye, odun tapaya bez sarılarak iyice tıkanırdı. Hele de inekler suyun etrafında su bulamadıkları için birbirlerini boynuzladıkları zaman, bir şeyler olacak diye ödüm kopardı. Hayvanlar da susuzluktan çok sıkıntı çekerdi. Yazının devamı için tıklayınız.

Yazan: Dursun BULUT
15 Mayıs 2010 01:30
Anılar Bölümü
Dursun BULUT
YAYLADAKİ NENELER

Çocukluğumun yaz ayları İskobel yaylasında geçerdi. İnsanları, havası ve oradan köye olan özlemim, unutamadıklarımdandır. 8–10 hanelik yaylada, herkes bir aile gibiydi. Yaşlı neneler, kocalarının ismi ile anılırdı. Dedemin adı Kasım olduğundan, neneme Kasimina, Çakıroğlunun karısına Çakırina, Harun Çap’ın karısına Haroniga v.b derlerdi. Sabah olunca, inekler sağılır ve çobanıyla dağa bayıra salınırdı. Neneler; ahır temizliği ve sütlerin işlemini bitirdikten sonra, bir araya toplanıp eski günlerinden bahsederlerdi. Genelde ölmüş insanlardan, savaşa yolladıkları yakınlarından birbirlerine söz ederlerdi. Yazının devamı için tıklayınız.

Yazan: Dursun BULUT
20 Nisan 2010 02:30
Mehmet BULUT BİZİM OKULUN CİNLERİ (!)

Evimizin okula çok yakın oluşu ve biraz da sorumluluk duygusu taşıdığıma inandığı için olsa gerek, İlkokul 5. sınıfta, Ali Rıza Ayar öğretmenimiz okulun anahtarını bana emanet etmişti.
Son dersten sonra, temizlik nöbetçileri işlerini bitirince okulu kapatıyor ve sabahleyin, dersler başlamadan sobaları yakıp sınıfları eğitim ve öğretime hazırlasınlar diye erkenden açıyordum.
***
Bizim çocukluğumuzda köylüler arasında, eski köy okulumuzun CİN’li olduğu, geceleri okulda cinlerin kemençe çalıp horon oynadığı, sigara içtiği ve kahkahalarla gülüp eğlendiği anlatılırdı.
Evimiz okula çok yakın olduğu için genellikle, boş zamanlarımızı okulun bahçesinde geçiriyor ve oyunlarımızı orada oynuyorduk. Buna rağmen kendi gözlerimle ne cin gördüm ne de peri. Fakat bu hep anlatılırdı. Bu yüzden, akşam karardıktan sonra okula korku ile bakardım. Acaba cinler görünecek mi?, diye.
Yazının devamı için tıklayınız.

8 Nisan 2010 00:30
Anılar Bölümü
Dursun BULUT

BİR İSTANBUL ANISI

İstanbul’la 1984 yılında tanışmıştım. Hani çaresiz olanların umut kapısı olur ya… Benim için de öyle bir şey olmuştu. Hele de akrabalarınız varsa daha da kolay oluyor İstanbul’la tanışmak. Bu konuda en büyük ablamın çok emeği var üzerimde.
***

Birkaç ay Anadolu yakasında çalıştıktan sonra, Avrupa yakasında çalışmaya başladım. Her gün Maltepe’den Aksaray’a gidip geliyordum. Havalar iyice ısınmıştı. Yaz ortalarıydı. Asya’dan Avrupa’ya yolcu vapuru ile geçiyorduk. Henüz deniz otobüsleri yoktu.
Yolcu vapuru ile yolculuğun kendine göre bir zevki vardı. Sıcak bir havada, güvertede yolculuk yapmak daha da keyifli bir işti. Kadıköy’den binip, Eminönü’nde ya da Karaköy’de iniyorduk ve otobüsle gideceğimiz yere ulaşıyorduk.
***    
22–23 yaşlarında, toy bir delikanlıydım. Vapura önce binen güvertede yer bulabiliyordu. Ben de o şanslılardan biriydim. Kimi masalarda oturuyor, kimileri de ayakta yolculuk yapıyordu. Yolculardan kimileri martılara simit parçaları atıyor, kimileri onları izliyor, bazıları da sohbet ederek kahkaha atıyordu. Ben de bir köşeye yaslanmış onları ve denizi izliyordum. En çok dikkatimi çeken orta yaşlı, mütevazı kıyafetli bir anne ve yanındaki 8–10 yaşlarındaki bir kız çocuğuydu. İkisinin de elinde kitap vardı. Başlarını kaldırmadan okumaya devam ediyorlardı. Öyle okumaya dalmışlardı ki sanki vapurda kimsecikler yoktu. 15–20 dakika süren yolculuğumuz boyunca hep onları izledim. Vapur iskeleye yaklaştı. Herkes inmek için alt kata doğru hareketlendi. Onlarda hiçbir hareketlilik yoktu. Vapur iskeleyle temas edince herkes sallanıverdi. Onlar da, o zaman inme vaktinin geldiğini anlamış oldular.
***
Bu, benim zihnimi epeyce meşgul etti. Kendimi ve çevremi sorguladım.  Böyle bir ailede büyüseydim kim bilir şimdi nasıl olurdum? Bir şeyler okumaya karar verdim. Akşam dönüşü, o zamanki Karaköy iskelesinin içinde bulunan kitapçıya uğradım. “Bana bir kitap tavsiye eder misiniz?” dedim. “Bilmem ki…” dedi kitapçı. “Sevdiğin bir yazar var mı?” Öyle pek yazar ismi bilmiyordum ya, aklıma Necip Fazıl geldi. “Tamam, sana onun bir kitabını vereyim.” dedi. Tezgâhın altından bir kitap çıkardı. Necip Fazıl’ın “Son Devrin Din Mazlumları” kitabını verdi. Çok ilginç bir kitaptı. Menemen olayı, Şeyh Said İsyanı, idam edilen İskilipli Atıf Hoca olaylarını, okulda bize öğretilenlerden çok farklı anlatıyordu.
***
Evlenene kadar düzenli bir şekilde kitap okudum. Evlendikten sonra şartlar okuma hızımı ister istemez azalttı. Okumaya başlamak hayatımda çok şeyi değiştirdi. Benim için bir dönüm noktası diyebilirim. Çocuklarımda bile etkisini gördüm.
***
Okullarda, katıldığım veli toplantılarında, bazı veliler öğretmenlere; “Hocam, çocuğuma ders çalıştıramıyorum. Ne yapmalıyım?” diye sorarlardı. Öğretmenler de kendilerince bir şeyler anlatırlar, yardımcı olmaya çalışırlardı. Bu toplantıların birinde, söz isteyerek yolcu vapurundaki bu anımı, anne ve kızını anlattım. Şaşırmışlardı.. Diyeceğim odur ki, ne ekersek onu biçeriz.

Yazan: Dursun BULUT
27 Mart 2010 00:00
Mehmet BULUT MUALLİMUN ÇEÇUKLERİ

Anıların yazılmasına fırsat tanımak, bunu teşvik etmek çok isabetli bir iş olmuştur. Anılar önemli. Anılar geçmişten geleceğe bir köprü. Bu sayede, kim bilir daha önce hiç duymadığımız birçok şey duyacağız ve öğreneceğiz. Belki çok  güleceğiz, ya da ne bileyim belki de hüzünleneceğiz.. Ama mutlaka etkileneceğiz. Herkesten, paylaşılabilecek ne varsa paylaşıma açmalarını ve anılarının, kendileriyle birlikte yok olup gitmelerine izin vermemelerini rica ediyorum. Dursun Bulut kardeşimizin paylaştığı bir anısıyla Hacı Anneyi ve sevgili Remzi Çilingir’i bir kez daha sevgiyle hatırladık. Onlara Tanrıdan rahmet dilerken, Dursun kardeşimize de bu anısını paylaştığı için müteşekkiriz. Yazının devamı için tıklayınız.

17 Mart 2010 22:30
Anılar Bölümü

YAZAN: Dursun BULUT

Mart ayının başında köyümüze gittim. Her gittiğimde rahmetli Remzi Çilingir'in PTT amaçlı yaptırdığı o küçük bina, hoş geldin der gibi gelir bana. Oradan Küçük Livera’ya doğru dönerken, eşime o binanın inşaatında çalıştığımı anlatmaya başlamıştım ki, Yaşar Aga'yı tarlasının dibinde bellerken gördüm. Hemen durdum selam verdim.

Halini hatırını sorduktan sonra, "Beni tanıdın mı?" dedim. "Tanıdım." dedi. "Peki kimim ben?"  Düşünmeye başladı. “Kasım'ın Abdullah'ın oğluyum” deyince uzun bir nara attı. Biraz sohbetten sonra "Kolay gelsin!" diyerek yoluma devam ettim.
***
Küçük bina ve Yaşar Aga'yla olan anımı yol boyunca anlatmaya başladım: Askerden yeni gelmiştim. 1983 yılının baharıydı. Babamla o binanın çatısını yapıyorduk. Rahmetli Remzi Çilingir, Yaşar Aga'ya kum eleme işini yaptırıyordu. Eleği kırk beş derece eğimle Yaşar Aga’ya kurduk. O kum eliyordu, biz de çatıyı yapıyorduk. Remzi Abi, bir zaman sonra çıkıp geldi. "Ula aga sen ne yapayisun? Eleğun altini boşaltsana. Kum nerden çikacak?" Aga eleğe kum atıyor, kum tekrar önüne iniyor, orada birikiyordu.
***
Biraz Yaşar Aga'ya takıldıktan sonra öğle yemeği yemek için Remzi Abi eve götürdü bizi. Rahmetli Hacı Anne o zamanın şartlarına göre zengin bir sofra hazırladı bize. Karnımız doyduktan sonra sıra çay içmeye gelmişti. Remzi Abi, Yaşar Aga'ya takılmaya devam ediyordu. Remzi Abi şakanın dozunu biraz yükseltip, çayın içinden çıkardığı sıcak kaşığı Aga'nın çıplak olan koluna değdirdi.  Canı yanan Aga, ayağa fırlayıp, “agaca” söverek kaçtı.  Rahmetli Hacı Anne: "E oğlum, rahat dursaydun da kenduni sovdurmasaydun olmaz miydi?" dedi. Şimdi düşünüyorum da bir anne oğlundan yana değil de, haklıdan yana olunması gerektiğini açık şekilde ifade etmişti.
***
Hacı Anne ve oğlu Remzi Çilingir köyümüzün örnek ve rehber insanlarındandı. Her ikisine de Allah'tan gani gani rahmet diliyorum.

Yazan: Dursun BULUT
11 Mart 2010 01:30
 
©
TÜRKİYE
 
 
LİVERA FM
 
 
SİTE YÖNETİMİ
 
İletişim
Ziyaretçi Defteri
Livera Forum
Web Hizmetleri
Site Yönetim Duyurular
Admin
DJ Girişi
 
YAZLIK KÖYÜ
 
Köy Muhtarı
Livera Haberler
Düğün Haberleri
Ölüm Haberleri
Livera Tel. Rehberi
Medyada Livera
Livera Spor
 
YAZLIK KÖYÜ DERNEĞİ
     
 
Başkan
Dernek Yönetim Kurulu
Eski Yönetim
Dernek Üyelik Formu
Dernek Üyeleri
Dernek Duyuruları
 
FOTOĞRAF & VİDEO
 
Fotoğraflar
Videolar
 
 
SİZLERDEN GELENLER
Fotoğraflar
Videolar
Yazılar
 
LİVERA YAZILARI
 
KÖŞE YAZILARI
...
Bize Her Yer Trabzon
Arada Bir
Anılar
Şiirler
Konuk Yazarlar
 
SPONSORLARIMIZ
 
.
 
 
 
.
 
.
 
 
©2006 YAZLIK KÖYÜ Sitesinin tüm hakları saklıdır.
Design by m.uzun